3 Haziran 2018 Pazar

Boncuk’un Doğumu

Almanya’daki ilk doulalığımı gerçekleştirdim. İçgüdüleriyle hareket edip bizden uzakta doğuracağına inandığımız kedimizin doğumu bizim İstanbul’dan döndüğümüz gün kucağımda başladı. Uzun bir doğum oldu. İlk bebek akşam  saat 9 civarlarında kapının önünde geldi.  Boncuk doğum için dışarıya çıkmak istemişti ama ben orman koşullarında onu bırakamazdım. Gelincik, tilki, doğanın kanunu ve ben akışa müdahalede bulundum. İhtiyaçlarına, içgüdülerine engel oldum. Ortam ne kadar uygun hale getirilmeye çalışılsa da çocuklar, ses, aradığı mahremiyete kavuşamadı Boncuk. Bunun sonucu yavrusunu temizlemeden uzaklaşmasına ve evin içinde yeni bir doğum alanı aramaya başlamasına sebep oldu bence. Yavrunun ağzındaki zarı açmamla yavru nefes almaya, hareket etmeye ve miyavlamaya başladı. Yavrular geldikçe kedilerde de doğumun bilinmezliğinin etkisini,  ilk doğumundaki acemiliğini ve sonrasındaki kendine güvenini, bir dişiden annenin doğuşunu gördüm. Devamında rehberliğimi istedi. Ekin’in yatağında yattı ben yanında olduğum sürece. İlk bebeğinin kordonunu kesmesi plasentasını yemesi biraz vakit aldı. Doğumun verdiği duygular, yorgunluk, hisler... bir süre sonra  başarmıştı. 2. Doğum makat gelişti. Destek için hazırdım ama kendi başlarını harika idare ettiler ve doğar doğmaz temizliğine başladı.




Artık daha deneyimliydi ve nasıl yapması gerektiğini biliyordu. 2 doğum arası 2 saatten fazla sürmüştü. Adrenalin doğumu durdurmuştu. Kasılmaları, Boncuk’un nefes alışları, çıkardığı sesler, ağzının duruşu... doğumun aktif zamanını görebiliyorduk. 3.’de yine kapıya yöneldi ve gitme isteğini vahşice sundu ve o anda 3. yine makat gelişle doğdu. Bu sefer bıraktı yavruyu yine ağzını açmam gerekti ama hareket yoktu. Ağzının içini temizledim. Biraz masaj yaptım. Ama maalesef 3. kedimizi kaybettik. 1. uykucu, 2. ise çoook hareketliydi. Her birini farklı yerlerde doğurmuştu. Doğumlar arası dinlendiği kadar hareket de etmişti. 


Benim enerjim kalmadığında back up doula Turan destek oldu.😊  4. Ve 5. Turan’ın masajıyla çocukların odasının önünde ve halısında rahat ve hızlı bir şekilde gerçekleşti. Artık dayanamayacak kadar yorgundum. Turan bir tane daha geleceğini düşünüyordu. Onları başbaşa bıraktım. Sabah uyandığımda  4 yavrusuyla kutunun içinde yatıyorlardı. Hepsi emiyor; üst üste tırmanıyor; incecik, tiz sesleriyle annelerine sesleniyorlardı. Boncuk ise anne dürtüleriyle yaklaşana karşı yavrularına siper oluyor; güvende olduğunu bildiği halde temkinli bakışlarını bizden ayırmıyordu. Hangi canlı olursak olalım ilk doğum deneyimlenmemiş bir içgüdü ve bir bilinmezlik. Ortam uygun olmadığı zaman panik ve kaygı artıyor; sakinleşecek bir alan aranıyor. Ben dışarıya çıkmasına engel olarak belki hayatlarını kurtardım, belki doğumunu zorlaştırdım ama bir yandan da yanında kalarak ihtiyacına farklı bir şekilde karşılık verdim. Kendi duygularıma gelince, her canlının birbirine ihtiyacı var onu hissettim. Doğumlarda doula olarak,  müdahale etmeden bulunmaktan ne kadar da keyif aldığımı bir kez daha fark ettim. Yaşamlarını kollama sorumluluğu başka heyecanlar yarattı içimde. Yavruların yaşamda kalma istekleri, kendi zarlarından sıyrılmaya çalışmaları, fiziki olarak kat ettikleri yollar çok etkileyiciydi ve insan yavrularında da aynı içgüdülerin varolduğunu yalnızca izin vermek gerektiği bilgisine farklı türlerde şahit oldum. Bir kez daha kedi doulası olursam yapacağım farklılıklar var. Doğum şahitliğine olan özlemimi hatırlattı Boncuk bana. Beni yanına kabul ettiği için müteşekkirim. 




6 Mayıs 2018 Pazar

Baharın Getirdikleriyle

Hayata neler sunuyorsan, doğanın yaşamın nasıl bir parçası oluyorsan gelen güzellikler kadar gelen zorluklar da ona göre kabul edilebilir oluyorlar; zorlukların kattıklarının da farkındaysan ne mutlu bana, bize, hepimize. Yaşamayı, vermeyi, kendine dürüst olmayı, almayı, aldığına verdiğin değeri bilebilmek ne güzel. Her zaman olmuyor. Bazen karanlık güçler fark ettirmeden sinsice peşinde geziniyor. Kendine yer arıyor hayatının içinde. Kime hoşgeldin demek istersen onunla yolculuğun daha uzun sürüyor.


Burada; olmayan hayaller, kurulamayan ilişkiler içinde kalmak da bir seçenek olsa da benim için, niyetlerim karşıma çıkan yepyeni gülümsemelere, ellere, kucaklaşmalara kavuşturdu beni yakın zamanda. Baharla birlikte karanlığın yerini aydınlık alırken hayatımın bir parçası oldu kadın güçleri. Kadınlar el verdi, fikir verdi, sevgi verdi. Ben de bunları dönüştürmeye ve içimde olan paylaşma isteğine daha bir tutkuyla yer vermeye, olması için daha çok çaba göstermeye adım attım. Bedenim, bakışlarım, rengim değişti. 
Dün sabah bisikletle orman içinden geçerken doğa bana bir tilki gönderdi. Yüzümdeki tebessüm tanımadığım ama yüz yüze geldiklerimle sıcak bir selamlaşmaya dönüştü. Masal şehirde hayat bir sevgi baloncuğuydu benim için. Tutkuyla sevdiğim mesleğimi paylaştım kadınlarla. Bilge bebeklerle konuştum. Heyecan dolu kadınlarla tanıştım; fotoğrafçılık özlemimi uyandıran. Bedeninde can büyüten mucizelere baktım her zaman ki etkileyiciliğiyle. Birbirinden güçle doğmayı hissettim. Terazi hep dengede olsa daha zor olurdu şu anda hissettiklerimi fark etmek belki.  

Bütün bu kıpırtıların içinde tempoma ve zihnime yeni bir kapı açan almanca kursu var hayatımın neredeyse 1 ayında. Her sabah bisikletle gidilen keyifli yollar. Snapslerimindeki bağlantılar. Düşündüğümden daha çoğunu kattılar. 
















Çocuklarımla yolculuğum geçmişimle, ebeveynliğimle, kendimi fark etmemle ve fark edemememle değişkenlikler içinde. Baş edemediğim anlarda kendime bakarak çocuklarla kurduğum ilişkide hep keşiflerle dolu bir yolculuktayım. Duygularımızın başarısı, başarısızlığı olmaz. Onları yaşıyorum ve yarattıklarını anlamaya çalışıyorum. Kendimi, onları ve bizi. Buralarda kaybolmamak, çaresiz hissetmemek, kendime ve yakınımdakilere suçlayıcı olmamak, haksız davranmamak için de profesyonel desteğimi bırakmıyorum. Bağımsız mutluluğumun hepimize güzellikler içinde yansımasına niyet ediyorum. 

7 Ocak 2018 Pazar

Orman

Orman değişimde. Ağaçlardan düşen çürümüş dallar, bir mevsim önceden çürümüş olan dallar, yosun tutmuş gövdeler, toprakla yaprak arasında kalmış ince dallar. Her an tehlike yaratabilme olasılığı, kapı gıcırtısı sesi olarak duyuluyor göklerde. Terkedilmişlik. Yıkım. Güvensizlik hissi dokunduğumda elimde kalan her dalda. Bahar nasıl gelecek merak ediyorum. Ben de bir parçası mıyım ormanın artık. Girişteki bekçi belki. Şu anda senin için koyabileceklerim sınırlı ama öğreniyorum. İzin istiyorum kendimden, ben de ormanla birlikte birakabilmeyi. Ben de değişimin içindeyim, doğamın gerektirdiği gibi. 





Bir yandan da  yok olanla birlikte var olmaya çalışanı da görüyorum. Yosunda, mantarda, toprağa ya da göğe yakın çamlarda, gelincikte belki de bir geyiğin koşuşunda... Yaşam döngüsü mü yoksa bu şahit olduğum? İzin verirsem parçası olabileceğim. Parçası olmaya duyduğum isteği bana hatırlatacak olan duygu ne peki? Bu arzuyu, merakı; engellerime rağmen. Bi haykırış. Neden unutmak zorundayım ki? Bu sefer kalsa bu tını içimde. Çok somut ifadeler var soyut duygular için. Duygu ne onu bir bilebilsem. Neden hep duygularımı saklamam gerekmiş ki üstelik dünyanın en ağlak ikinci insanı olarak. ( 1. Tesit tabii ki ) Şu içimde bir “şey”  var ne zamandır; yüreğime, boğazıma oturmuş. Acaba içimde bir şey yok mu diye düşünmeye bile beni iten. Belki bir sanrı. O istemediğim şey neyse oyum. Hani o öğüre öğüre kusmak istediğim şeyim. 


Neyse ne o zaman. Bırakma, yaşama ve kabul zamanı yine ve yeniden. Unutsam da tekrar hatırlayarak. Hatırlasam da yaşayarak. Yaşasam da hep yeniden. 


Sevgiyle

11 Kasım 2017 Cumartesi

Değişim

Kabuklarımdan sıyrılmak sancılı. Kolay olacağını mı düşünmüştüm ya da bana hissettirmeden mi olacaktı. Ruh, beden, zihin üçlüsü bileşmişler ve bekliyorlar mıydı olacakları, değişimleri. Nereden, nasıl, neden geleceği belli olmayan bir hortlağa mı hazırdım. Bir canlı bedenine sokabilmiş miydim? Yoksa tatlı tatlı karşılayabileceğimi mi düşündüm. Hatta kibar bir selamlama ve yapmacık nasihatlarla. Sonra yoluma devam mi edecektim.
 


Ne kadar kalın, ne kadar yapışkan, ne kadar sert? 
Bilemiyorum. 

Bilsem daha mı kolay sıyrılırım yoksa pes mi ederim onu da bilmiyorum. Her ikisi de var içimde sanki. Hangisine, ne zaman ihtiyacım varsa onunlayım. 

Ruhumun değişimine karabasanlar eşlik ediyor. Karanlık içinde özümden şaştım, ışığımı kaybettim. Savuşturup bütün gölgeleri, yoluma bakamıyorum. Kimisi bedenini buluyor. Ruhumu kemiriyor. Önümde sesiyle, cismiyle tam karşımda duruyor. Artık geçmek istiyorum. Bırakmak istiyorum. Yoluma bakmam istiyorum. Hatırlamak, iç huzurumu bulmak istiyorum. Rehberimi bekliyorum. Beklerken de yaşıyorum. Benimle olan neyse onunla yaşıyorum. 




Bugün olmayan bir gün daha umutluyum bir şeyler farklılaşabileceği için. Biraz itekleme, biraz heves. Öyle kendiliğinde olmaz benim için. 

Endişelerim  rüyalarımla oynamaya başladı. Sabaha karşı uyandıran ve dengemi kurabilmek için yine şükürle bitirdiğim,  o nefessiz kaldığım bir kaç dakika. Bazen gırtlağımdaki düğümle uyanmak ve anlam verememek ya da okuduğum bir hikayeye bırakmak göz yaşlarını. Bazı anlamsız bağırışlarımı çocuklarımın yardımıyla fark etmek. Acaba anlıyorlar mıdır beni, zorlandığımı söylediğim zaman. Soyutlukları benim hallerimle mi somutlandırıyorlar. Diyorlar mıdır bu kadının bir sancısı var. Sanki kusmak istedikleri şimdi ağzına gelmeye başladı. Ne hissettiriyorum acaba onlara.   

Çocukların yok bizden başka konuşabildikleri. O yüzden konuşuyorlar motoru soğutmadan. Bazen kendi kendilerine konuşuyorlar. Aynen benim içimden yaptığım gibi. 

Mutluluk, pişmanlık bunlar çok keskin kelimeler benim için.
Çocuklarım için vazgeçemediğim bir "şeyin" içindeyim. 

Onların süreci ise bambaşka. 7 yaşında tekrar birinci sınıfı okuyan Emre endişelendiriyor eğitimcileri. Özgürlüğü yanlış değerlendirdi sanki. Sandı ki kurallar ezilip geçilebilir. Sandı ki biliyor olması her şeyi bitirir. Yeni bir dünya, yeni bir düzen gerektirir. Benim gibi " O " da sınırlarının keşfinde, ben içimde o bütünüyle deneyimleyerek.

3 yaşındaki Ekin ise yeter ki olsun oynayacak biri. Sosyalleşme, keşfetme peşinde. Bazen hikayelerinde geçse de eski evimiz diye, mutlu görünüyor şimdilik. En önemlisi dördümüz birlikteyiz. Bizim olduğumuz her yer dünyamız, her çatı evimiz. Yeter ki kaçırmayalım huzur ve sevgimizi. 



Bugün olmayan bir gün ekilen meyve ağaçlarına su verdim. Birlikte büyümeyi, beslenmeyi, birbirimizle güçlenmeyi, üretmeyi niyet ettim. Suyla birlikte bıraktım toprağa içimdeki hüzünleri. Karışmayı, köklere inmeyi, bütün olmayı  diledim. Mumlarımı yaktım; gökyüzüne baktım. Yarım ayı gördüm; bir tebessüm doğdu içime. Görebildiğim, fark edebildiğim ve keyif alabildiğim için şükrettim bu sefer de. 

Yarın yeni bir gün. 


18 Ekim 2017 Çarşamba

O zaman...

Bugünlerde sınandığım çok şey var. Bazı ilişki şekilleri var ki ruhumu çökerten, çıkış bulamadığım; onun pençesindeyim. Beni çok önceye sürükleyip gömdüklerimi hortlatan.

Güven ve yalnızlık başlıklarım. Kurduğum her dialog, her ilişki bu başlıklarla seyrettiğim bir an. Yalnız olduğum ise unuttuğumda kendime hatırlatmayı unutmadığım. Bu hal de uyku kaçırtan. Yanlık olarak, korunup kollanmak, sarmalanmak, gücünün yetmediğinde destek alabilmek geliyor ki bunlar da İstanbul'da mı kalan. Havada kalmış olan aidiyet duygum tamamen iplerini koparmış bir şekilde savruluyor; İstanbul'daki evimizin kapatılmasıyla birlikte. Ruhum askıda sanki. Şaşkın şaşkın seyrediyor. Kafamın içi o kadar çok konuşuyor ki bırakabilmek için koyun sayar gibi  şükredip duruyorum.

Fiziki değişikliğin yanında bunlar da yüzleşeceklerimdi; yalnız kalmayı severim sanırdım bunca zaman. Ama duygularımın, hassasiyetimin beden bulacağını hiç düşünmemiştim burada yaşamayı planlarken. 




 Ruhum dökülüyor mutfak penceremin gördüğü "Ağaç'ın" yaprakları gibi. O yüzden mi ormanın içinde yaşarken daha çok ağaç arıyorum dibimde. Kollayan, göğe kadar uzanan, kolları uzun ve sık, hemencecik yanı başımda olan. Bir de zaman bulabilsem ruhumun söylediklerini dinlemeye. Ancak yazarken çıkıyor duygularım toprak üstüne. Sarı yapraklar kuruyor, koyulaşıyor, savrulup gidiyor. Sanki ben sonbahar, sonbahar da ben. Zihnim, ruhum bu haldeyken beden bambaşka çalışıyor; bir bütünün parçası değilmişcesine. Taşıyor, kazıyor, topluyor, gidiyor, geliyor, odaya kapanmış  bekliyor; geceleri yakalanırsa eğer bir fare diye. Şimdi kulaklar takırtıda, viklemede. Elim kolum bağlı bir şükür de kedimize. Bir yandan da buruk kalbim fareler keşke kalsalardı dışarıda diye. Kedi fare ilişkisi bu olsa da bir can yine de. 


Bazı şeyler var ki ben tekrarlamaktan sıkıldım; eminim ki siz de duymaktan. Bir hikayeler var ki yüzyüze düştüğümüzde gülmekten  zıplatan. Bir açlık var ki tanıdık bir sesi, kokuyu, tadı, dokunuşu, yakaladığında bağımlılık yaratacak olan. Eş'im uzakta da olsa bu yoğunlukta, annem var yanımda. Daha güzel ne olabilir ki bu kadar şeyin içinde acaba. 



30 Eylül 2017 Cumartesi

Neler Oldu Neler?

Artık asma katımız kullanıma açıldı. En büyük haber bu. Turan süper bir el becerisi ve yaratıcılıkla ve hızla korkuluğu yaptı. 2 haftadır televizyonsuzluk iyi gelse de Turan'dan sonra benim de yeni edindiğim kulak çınlaması semptomumla kafamın kaldıramadığı sesizliği  filmle bastırmış oldum. Günlük rutinlerim içinde henüz kendime ayırdığım bir vakit yok. Bio market, ucuz market, geri dönüşüm makineleri. Bez torbamı taşıma alışkanlığım her zaman doğru işlemese de sepetten arabaya arabadan torbaya da kolay aslında. Geri dönüşüm pet şişelerini makineye atmak yeni eğlencem. Geçen gün iki tanesini almadı. Israrcı davrandım ama işe yaramadı. Eve ilk taşındığımızda bırakılan pet şişe ve kasalardan toplam 17 euro kazandık.  İşleyen sisteme ayak uydurmak iyi geliyor. İstanbul'da kendi işlerimi paylaşmaya alışmışım. Çocuklarsız dışarıya çıkmaya da. Kıyafetlerimi her gün değiştirmeye de. Üşendiğimde burada yapmayacağım bir şeyi yapmaya da. Komşunun bahçesinde değil gözüm. Olduğum yerde mutluyum. Burada nedense çoğu şey daha kolay.  



Konuya dönersek, kötü şeyler yaptım. Mesela Ekin'in kakalı bezlerini umumi çöplere taşıdım. Neyse ki buna da Ekin çok hızlı bir çözüm buldu ve tuvaleti kullanmaya başladı. Yoksa " otobüs durakları çöp kutuları " soruşturması başlayabilirdi yakın zamanda. Sonuç, ben eğleniyorum ve bu ufacık katkımın doğru yerlere gittiğini biliyorum. Kağıt atıklar alındı mı? Alındıysa doğru yerlere ulaştı mı? Mavi  kapaklar ne oluyor? Kafam rahat. Bio çöp, topraga. Jelatin, strafor, konserve, yiyecek paketleri sarı torbaya. Karışık olanlar çöp kutusuna. Kağıtlar maalesef şimdilik yakılmaya. Topraktan çıkan düzgün tuğlalar kullanılmak üzere istiflenmeye, demirler satılmaya, tahtalar yakılmaya, kırık kiremitler boşlukları doldurmaya, sağlam kiremitleri verebilirsem  diye biriktirmeye çividir, plastiktir, kırık camdır büyüüüüük çöp torbasına, içkiyi seven milletin sirke kokulu şişeleri de geri dönüşüm kutularına. 

Başkaaaa... 

Ağaçların köklerini ferahlatmak için dolandığım dev böğürtlen dallarından kurtulmak ise ince iş. Kıyafetin takıldıysa sakın çekme tek tek kurtar kendini, saçın takıldıysa yandın, yardım almadan kurtulmak saçından bir tutam bırakmak demek çoğu zaman. En güzeli ufak bir esintiyle dökülen sarı yapraklar. Yavaş yavaş süzülüyorlar. Toprağın rengi değişiyor. Sarıya dönüyor.  Henüz barışamadığım ön bahçedeki beyaz küçüktaşlar yaprakların altına saklanıyorlar. Nedense yağmur kokusu bizdeki gibi değil. Toprak kokusu dersen burdakiyle henüz tanışamadık. Burnum hala bildiğimi arıyor. Kuşlar ise arada cıvıldayan. En uğrak komşumuz fareler. Bir şeker bir şeker. Eline alıp sevesin geliyor. Turan kökünü kazımaktan bahsediyor ben ise beslemeye yakın, hele bugün bir tanesiyle karşılaştıktan sonra... Teknik işleri ben anlamam onlar Turan'da. Koltuk, kanepe zamanla. İkinci el benim için tam anlamıyla fiyasko. Yaşanmışlarla döşemeyi planlarken olduk ikea. Favorim hornbach raflar. Her yer raf. 







Zamanla her şey yerini buluyor. Bir yere alışmak nasılmış hatırladım. Sevdiğim eşyalarımın yerini buluyor olması beni de kendi yerimi bulmama bir adım daha yaklaştırıyor. 


Evden çıktım mı bir "uuufffff" çekiyorum. Yaşadığın yerin dilini bilmemek biraz gıcık. Şu anda da öğrenme aşamasındaki sosyalleşme düzeyinde değilim. Geçmesini beklemem gereken bir döngüm var. Mekanlar değişse de aynı senle gidiyorsun sonuçta. Neye ihtiyacım var çok da bilmiyorum. Belki de hiç bir şeye? Bekleyip, görmece. 

Havalar artık soğudu. Akşamları 5 derece. Bizim kışımız, Tübingen'in sonbaharı. Sobayı yakmakta birazcık zorlanıyoruz ama başardık mı evimiz sıcacık. Yağmur, güneş, rüzgar her türlü hava durumu var. Sonbaharı daha önce bu kadar görerek, hissederek yaşadığımı hatırlamıyorum. Keyif için bir cezvem eksik. 

Bizdeki havadisler bunlar. Daha stabil bir hale geldik sayılır. 

Ama şu kesin, özledim. Orada sevmediğim çok şey olabilir ama sevdiğim de çok şey var. Ne diye sorsanız sayamam belki ama tanışıklığımız çok eski İstanbulla. 
Yakında görüşmek umuduyla.

22 Eylül 2017 Cuma

İyileşme

Evde ailecek kalmaya başlayalı, keyifle, kendi tempomuzda yerleşiyoruz. Mutfak, çocukların odası, bizim oda, takılan lambalar, değişen su pompası, yalıtılmaya başlanan kuyu, yavaş yavaş toplanan orman. Her şey sırası geldi mi şekillenmeye başlıyor. Sanki kolilerden çıkanlar bu ev için alınmış yıllar evvel. Eşyalar yavaş yavaş yerini buluyor. Ben ise hala yerini arayanlardanım hem evde hem de ormanda.  Henüz bulamadım. Buraya geldiğimden beri gerçekleşeceğine inandığım bazı masallar vardı. Heveslendiğim. Kendimi içinde gördüğüm ve yaşamla olan bağımı güçlendiren. Kendi şifalanmamı bulacağıma inandığım. Tübingen'e gelme sürecimizin benimle ilgili olan kısmını, bütün her şeyimi, yeni mesleğimi, çevremi bırakmamı düşünmeden kabul ettiğim bir yer vardı.



Hala orada mıyım? Çok şey değişti. Çok şey öğrendim, deneyimledim. İstemediğim hallere düştüm. Gözlemledim. Bazen olanda kayboldum. Unuttuğum şeyleri yaşadım. Bilmediklerimi öğrendim. Yalnız hissettim. Yalnız olduğumu  hatırladım. Uyuyamadım. Şükrettim. Evsiz ve çaresiz hissettim. Çekip gitmek istedim. Birlikte olacağımıza inandıklarımla ayrı düştüm. Ailem geldi bütünlendim.  Mesajlar, telefonlar geldi an'ımı hatırlatan. Bırakılmadım bir an ve şimdi bir evimiz var.



Bu yola girmiş olmaktan mutluyum. Emre'nin okuluna ağaçların gölgesinde yürüyebiliyor olmasından, okul bahçesinde çıplak ayak gezinen çocukların olmasından, okul yemeği için çocuklara vejetaryen seçeneğini sunabiliyor olmalarından, 35 kişilik okulda büyük bir aile gibi el birliğiyle yapılan işlerden mutluyum. 




Kendime düşene gelince, insanoğlunun düşünmeden, özenmeden, değer vermeden baktığı toprakları bu koca kara ormanlarda "Ben" bulunca şunu hissettim straforları, seramikleri ayıklarken toprakta. Benim bu yaşamdaki misyonum iyileştirmek olsa gerek. Emre'min göz tembelliği, Ekin'in pev'i nasıl ilgiyle, özenle, uzun ama verimli bir süreçle bu günlere geldiyse şimdi de yaşadığım ormanın toprağının bakılmaya, dokunulmaya, iyi olabilmesi için göz kulak olunmaya ihtiyacı var diye düşündüm; o minicik camları ayıklarken topraktan. Sokakta, okulda çıplak ayak dolaşan oğluma ormanımıza gelince "giy ayakkabılarını" demek içimi acıtsa da  ben  temizleyeceğim, çapalayacağım ve iyileştireceğim toprağımızı üstünü örtmeden, sabırla, pes etmeden taa ki çıplak ayaklarımız o toprağa deyinceye kadar. 



Belki de topraklanacağım an değil benim şifalanmam, o an'a giden yolda. O yolda bana sabrı ve kabul etmeyi öğretecek. Gözlerimi çirkinliklere kapatıp, güzelliklere yoğunlaştırırken. Huzur ve mutluluk içinde. Barış ve sevgiyle. Bugün ve diğer günler elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanarak.