12 Ağustos 2018 Pazar

Ischia Adası’nda Bir Mola

Ischia’daki ilk günümüzde Turan’ın boyun ve baş ağrısı ayrı düşmemize sebep oldu. Bizde en yakın denize gidip dinlendiğimiz bir gün geçirmeye karar verdik. Kaldığımız yer otobüslerin geçtiği anayola uzaktı. Anayola yürümemiz yetmedi. Otobüs falan yoktu. Durak varsa da kendini belli eden bir işareti olmadığı için bizde aşağıya, denize doğru yürümeye başladık. Ponza’ya indiğimizde tabana kuvvet varılamayacak bir deniz olduğunu anladık. Yürüdüğümüz süre boyunca hiç bir toplu taşıma geçmemişti. Yol kenarında bekleyen bir adam görünce otobüs durağı olduğunu farkettiğimiz yerde bizde beklemeye başladık ama gelen giden yoktu. Ada araçları genelde Fiat 600 ya da iki kapılı araçlar, motorlar da olsa otostop çekmeye karar verdik; belki 2 çocukla beni almak isterler umuduyla. Ama almadılar. Neyse ki otobüs geldi. Yaşasın, artık denize gidebilirdik. Ischia ( esskia diye okunuyor ) termal su kaynaklarıyla meşhur volkanik bir ada. Sahil şeritlerinin arkasında yukselen kayalıklar, kayaların içine işlemiş evler ve otellerle dantel gibi  bir ada. Sant’Angelo’ya  ulaştığımızda deniz için hala yürümemiz gereken bir yolun olduğunu görünce baygınlık geçiresim gelse de muhteşem bir manzara eşliğinde denize varmayı başardık.










 Zorlu yolculuk sonrası attık kendimizi denize ve güneş tepemize çıkana kadar da çıkmadık. Ege Denizi’ne alışmış biri olarak nerede bizim pırıl pırıl, masmavi denizimiz. Ischia yerel halkın tatil için tercih ettiği bir ada. İtalyanlar komikler. Kesinlikle yüzmüyorlar; suda çimmeyi seviyorlar. Ben ise tam tersi. O yüzden bu ufak koy beni doyuran bir deniz olmadı. Çocukların arkadaş bulması zamanı onlar için daha eğlenceli hale getirirken benim de kendime ayıracak vaktim olmuş oldu. Güneşten korunmak ve karnımızı doyurmak için bir cafede oturup İtalyan klasiği dilim pizza ve bruschetta yedikten sonra kayaların tepesine çıkarak farklı bir bakış açısıyla etrafımızı seyrettik ve suyun daha berrak olduğu kayalık bölgeden denize girdik. 













Bütün günü aynı denizde geçirmeyelim diye farklı kumsallara giden küçük teknelere bindik; belki daha az tesisli bir yerler buluruz umuduyla. Yine kalabalığın göbeğine düşsek de dalgalı denizde bol bol oyun oynadık. Suyun içinde elinizi kuma daldırdığınızda kimi yerlerde sıcacık kumlara ulaşmak değişikti ve alışık olduğumuzdan daha sıcak bir denizde yüzmek keyifliydi.
















Dönüş zamanı gelmişti. Tekrar otobüs durağına tırmandık ve bir sürü insanla birlikte otobüs beklemeye başladık. Tıklım tıklım dolan otobüste yere oturan ekin bir adamın bacakları arasında uyuyakalacak kadar çok yorgundu. Neyse ki, Turan biz o uzun yokuşu çıkmadan, aşağıya Ekin’i taşımaya geldi. Çocuklarla sıcakta ve bu kadar tırmanışlı bir adada araba kiralamamızın daha uygun olacağına karar verdik. 


İkinci gün Angela bize 2 günlük Fiat 600 kiralamamıza yardım etti. Sabah bütün adayı arabayla gezdik.




 Burada bol bol denize girmek istiyorduk. Sürekli yer değiştirmek yerine arada böyle eslerle çocukları dinlendirmek ve kültürel geziden farklı, deniz tatilini de bu yolculuğa katmak istiyorduk. Tabii ada kafasını unutmuşuz. Yazın bol turist, bol trafik. Kalabalıkla birlikte pek de etkileyici olmayan denizler. Burası için 4 günün fazla olduğuna karar verdik. Aslında planımızda günübirlik Capri adasına gitmek vardı ama git gel yapmak daha masraflı olacağından Salerno’ya geçerken Capri’ye uğramaya karar verdik. Turan hala çok iyi olmadığından Forio’da denize girip çıktıktan sonra eve dönmeye ve akşam gün batımında tekrar dışarı çıkmaya karar verdi. Benim, yokuşlarda düz vites, eski bir Fiat 600 kullanmam stresten başka birşey yaratmayacağından kullanmaya yeltenmedim bile. Akşamüstü Ischia limanına yakın Aragonese Kale’sine gittik. Kaleyle karayı birbirin bağlayan köprünün üzerinde renkten renge geçiş yapan, hangi yöne dönersen farklı bir ışıkla karşılaştığın gökyüzü eşliğinde keyfimizi yaptık. 














 Ertesi gün sabah erkenden termal parka gidip bütün günümüzü sıcak havuzlarda ve denizde geçirmeye karar verdik. Tabii benim için denizin yerini tutabilecek hiç bir havuz olmasa da çocuklar deniz ve termal havuzlar arasında mekik dokuyarak, yemeden içmeden saatlerce yüzdüler; oynadılar. Saunaya çok bayılmam ama kayaların içindeki bu doğal saunayı da kaçırmak istemedim tabii. Cehennem dedikleri böyle olsa gerek dedirten sıcakta bir kaç dakika kalabildikten sonra kendimi buz gibi bir havuzun içine atarak cosladım resmen. Tesiste farklı ısılarda çeşitli büyüklüklerde havuzlar vardı. Deniz hem kumsal hem de kayalıklı bir alan barındıran uzun bir sahildi. 




taaa uzaktaki kayaya yüzdüm

Saat 19:00’da termalden çıktığımızda gerçekten çok açtık ve Ekin uyuyakalmadan bir an önce yemek yememiz gerekiyordu. Daha önceki ada turumuzda gözüme kestirdiğim tepede bir lokanta vardı. Ekin uyumasın diye çeşitli şaklabanlıklar yaparak deniz halimizle muhteşem manzarası olan gökyüzünün seni kucakladığı, güneşin bulutlar arasına girerek bambaşka renklerle yıkandığımız neşeli bir akşam yemeği yedik. Yolculuğun devamına ruh neşesi, beden dinlenmişliği ve zihin özgürlüğüyle devam etmeye hazırdık.




8 Ağustos 2018 Çarşamba

Napoli - İstanbul Karayolu Yolculuğumuz - 1

Çocuklarla, sırt çantalarıyla birlikte İtalya’dan Türkiye’ye toplu taşımalarla yolculuk deneyimi yaşamak istedim; Almanya yaşamımızın ilk yaz tatilinde. Emre neredeyse 8, Ekin ise neredeyse 4 yaşında olacak. İkisininde yürüme konusunda iyi olduklarını bilsem de iki kardeş arasındaki kimi zaman kendini gösteren çekişmeler, Tübingen gibi sakin bir şehir sonrası Napoli gibi yoğun bir trafiğin ve kalabalığın olduğu bir şehirde olacak olmamız, trenle, feribotla ve otobüsle katedilecek yolların çocuklara uzun geleceği endişesi zaman zaman üstüme gelse de, tahammül sınırlarım zorlansa da  ve tehlike yaratan anlarda anlayışım yok olsa da hepimiz için iyi bir deneyim olacağına inanarak çıktık yola. Stuttgart’tan Napoli’ye uçakla gittik.  Aslında seyahat süresince Hostel’lerde kalmayı planlıyordum ama bütçe olarak 4 kişilik bir aile için hostelin airbnb’den daha masraflı olacağını görünce vazgeçtim. İlk durağımız Villa Bruna’ydı. Sempatik, eski bir villa. Ortak dilimiz olmadan dakikalarca sohbet ettiğimiz sahibi Bruna çok cana yakındı. Evin konumu, odaları ve kahvaltısı tatmin ediciydi.




 Vardığımız ilk gün yürüyerek şehrin ara sokaklarını, kiliselerini ve katedralini gezdik. National Museum’da Atlas Heykeli’ni ve daha bir çoklarını gördük. Ekinle heykellerin pozlarını taklit ederek müze gezme faslını eğlenceye çevirdik. Emre ise  müzede sergilenen çeşitli Star Wars araçlarını ve devasa heykelleri görünce mest oldu. İlk gün bizim adımlarımızla 16 bin küsur adım atmışız. Çocuklar için ikiyle çarpabilirim herhalde. 




















Tabii ki, çocuklara söz verdiğimiz gibi pizzanın şehrinde pizza ve dondurma yedik. Napoli’de 2 gece kalacağımızdan ertesi gün şehrin ulaşması zor kısımlarını kolaylıkla gezebilmek için  Hop-on Hop-off’a binerek Napoli’nin sahil ve yukarı bölümlerini gördük. Kırmızı otobüslerin üst katında güneşin altında oturan turistleri gördükçe şaşıran ben, kendimi aynı pozisyonda sıcakla sınanırken buldum. Bu 1 saat yetmezmiş gibi Turan’a iki tur sattıklarından eski şehire giden otobüs turuna da Ekin uyuyakaldığı için katılmaya karar verdik. Turan ve Ekin aşağıda klimayla yolculuk ederken Emre’yle ben tekrar üst kata çıktık. Artık sınırlarım zorlanmaya başlamıştı ki bulutlu hava ve çiseleyen yağmur bir umut oluverdi. Otobüs gezisini tamamlamayıp katedrali tekrar görmek için en yakın yerde indik ve en meşhur pizzacısında pizza yedikten sonra tekrar tabana kuvvet yürümeye başladık. Sessizliğin içinde dualarımızı ederken tanrıların mesajı gök patlamalarıyla katedralin içinde yankılanınca an’ımız daha da büyüleyici bir hal aldı. Meryem Ana heykelinin arkasındaki sarı vitraylarda, şimşek sarının tonlarını yaratırken herkes Tanrı’nın evine sığınmıştı. Ekin çıplak ayaklarıyla mekanla bütünleşip etrafta dolaşırken, Emre savaşların olmaması ve kardeşlik içinde yaşayabilmemiz için ettiği duasını gök gürültülerinin heyecanıyla bizimle paylaştı. Katedralden çıktığımızda yağmur yoğunlaşmıştı. Yağmur sularıyla yıkanıp şifalandıktan sonra ertesi gün yapacağımız Vezüv tırmanışımız için evimize gidip dinlenmeye karar verdik.





























 3. güne daha erken başladık. Metroyla Napoli Garibaldi istasyonuna gittik. Oradan trenle Vezüv’e giden biletlerimizi aldık. İndiğimiz duraktan Vezüv’e kadar otobüse bindik. Virajlı yollar Ekin’in kusmasına sebep olsa da çok hızlı bir şekilde kendini toparladı ve tepeye kadar yürüyerek çıktı. İlk defa bir yanardağına çıktım. Benim için büyüleyici ve doğa ananın kudretini hissettiğim bir yer oldu. Ailedeki doğal taş merakı her birimize dokunduğundan hepimiz volkanik taşlarımızı toplayarak yolumuza devam ettik.
















 Bruna’nın evine döndüğümüzde saat neredeyse 17:00 olmuştu. Vedalaştık ve Ischia Adası’na giden teknelere bindik. Bizi en çok zorlayan kimsenin ingilizce bilmiyor olması oldu. Otobüs durağındaki görevliye gideceğimiz adresi göstermiş olmamıza rağmen bizi yanlış otobüse bindirerek yorgunluğumuza yorgunluk kattı. İndiğimiz yerden taksiye binmek zorunda kalarak bir güzel kazıklandık. Airbnb odalarının işletmecisi, ingilizce bilen tanıdığım tek kişi Angela, bizi dar sokaklara giremeyen taksinin bıraktığı yerden aldı. Odamızı gösterdi ve bizi kapanmadan ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz için markete götürdü. Böylece volkanik bir ada olan Ischia’da maceramız başlamış oldu.





Metro x 3 : 4.5€

Tren x 3 : 12€

Vezüv otobüs ve giriş x 3: 60€

Ischia feribot x 3: 12€

3 Haziran 2018 Pazar

Boncuk’un Doğumu

Almanya’daki ilk doulalığımı gerçekleştirdim. İçgüdüleriyle hareket edip bizden uzakta doğuracağına inandığımız kedimizin doğumu bizim İstanbul’dan döndüğümüz gün kucağımda başladı. Uzun bir doğum oldu. İlk bebek akşam  saat 9 civarlarında kapının önünde geldi.  Boncuk doğum için dışarıya çıkmak istemişti ama ben orman koşullarında onu bırakamazdım. Gelincik, tilki, doğanın kanunu ve ben akışa müdahalede bulundum. İhtiyaçlarına, içgüdülerine engel oldum. Ortam ne kadar uygun hale getirilmeye çalışılsa da çocuklar, ses, aradığı mahremiyete kavuşamadı Boncuk. Bunun sonucu yavrusunu temizlemeden uzaklaşmasına ve evin içinde yeni bir doğum alanı aramaya başlamasına sebep oldu bence. Yavrunun ağzındaki zarı açmamla yavru nefes almaya, hareket etmeye ve miyavlamaya başladı. Yavrular geldikçe kedilerde de doğumun bilinmezliğinin etkisini,  ilk doğumundaki acemiliğini ve sonrasındaki kendine güvenini, bir dişiden annenin doğuşunu gördüm. Devamında rehberliğimi istedi. Ekin’in yatağında yattı ben yanında olduğum sürece. İlk bebeğinin kordonunu kesmesi plasentasını yemesi biraz vakit aldı. Doğumun verdiği duygular, yorgunluk, hisler... bir süre sonra  başarmıştı. 2. Doğum makat gelişti. Destek için hazırdım ama kendi başlarını harika idare ettiler ve doğar doğmaz temizliğine başladı.




Artık daha deneyimliydi ve nasıl yapması gerektiğini biliyordu. 2 doğum arası 2 saatten fazla sürmüştü. Adrenalin doğumu durdurmuştu. Kasılmaları, Boncuk’un nefes alışları, çıkardığı sesler, ağzının duruşu... doğumun aktif zamanını görebiliyorduk. 3.’de yine kapıya yöneldi ve gitme isteğini vahşice sundu ve o anda 3. yine makat gelişle doğdu. Bu sefer bıraktı yavruyu yine ağzını açmam gerekti ama hareket yoktu. Ağzının içini temizledim. Biraz masaj yaptım. Ama maalesef 3. kedimizi kaybettik. 1. uykucu, 2. ise çoook hareketliydi. Her birini farklı yerlerde doğurmuştu. Doğumlar arası dinlendiği kadar hareket de etmişti. 


Benim enerjim kalmadığında back up doula Turan destek oldu.😊  4. Ve 5. Turan’ın masajıyla çocukların odasının önünde ve halısında rahat ve hızlı bir şekilde gerçekleşti. Artık dayanamayacak kadar yorgundum. Turan bir tane daha geleceğini düşünüyordu. Onları başbaşa bıraktım. Sabah uyandığımda  4 yavrusuyla kutunun içinde yatıyorlardı. Hepsi emiyor; üst üste tırmanıyor; incecik, tiz sesleriyle annelerine sesleniyorlardı. Boncuk ise anne dürtüleriyle yaklaşana karşı yavrularına siper oluyor; güvende olduğunu bildiği halde temkinli bakışlarını bizden ayırmıyordu. Hangi canlı olursak olalım ilk doğum deneyimlenmemiş bir içgüdü ve bir bilinmezlik. Ortam uygun olmadığı zaman panik ve kaygı artıyor; sakinleşecek bir alan aranıyor. Ben dışarıya çıkmasına engel olarak belki hayatlarını kurtardım, belki doğumunu zorlaştırdım ama bir yandan da yanında kalarak ihtiyacına farklı bir şekilde karşılık verdim. Kendi duygularıma gelince, her canlının birbirine ihtiyacı var onu hissettim. Doğumlarda doula olarak,  müdahale etmeden bulunmaktan ne kadar da keyif aldığımı bir kez daha fark ettim. Yaşamlarını kollama sorumluluğu başka heyecanlar yarattı içimde. Yavruların yaşamda kalma istekleri, kendi zarlarından sıyrılmaya çalışmaları, fiziki olarak kat ettikleri yollar çok etkileyiciydi ve insan yavrularında da aynı içgüdülerin varolduğunu yalnızca izin vermek gerektiği bilgisine farklı türlerde şahit oldum. Bir kez daha kedi doulası olursam yapacağım farklılıklar var. Doğum şahitliğine olan özlemimi hatırlattı Boncuk bana. Beni yanına kabul ettiği için müteşekkirim. 




6 Mayıs 2018 Pazar

Baharın Getirdikleriyle

Hayata neler sunuyorsan, doğanın yaşamın nasıl bir parçası oluyorsan gelen güzellikler kadar gelen zorluklar da ona göre kabul edilebilir oluyorlar; zorlukların kattıklarının da farkındaysan ne mutlu bana, bize, hepimize. Yaşamayı, vermeyi, kendine dürüst olmayı, almayı, aldığına verdiğin değeri bilebilmek ne güzel. Her zaman olmuyor. Bazen karanlık güçler fark ettirmeden sinsice peşinde geziniyor. Kendine yer arıyor hayatının içinde. Kime hoşgeldin demek istersen onunla yolculuğun daha uzun sürüyor.


Burada; olmayan hayaller, kurulamayan ilişkiler içinde kalmak da bir seçenek olsa da benim için, niyetlerim karşıma çıkan yepyeni gülümsemelere, ellere, kucaklaşmalara kavuşturdu beni yakın zamanda. Baharla birlikte karanlığın yerini aydınlık alırken hayatımın bir parçası oldu kadın güçleri. Kadınlar el verdi, fikir verdi, sevgi verdi. Ben de bunları dönüştürmeye ve içimde olan paylaşma isteğine daha bir tutkuyla yer vermeye, olması için daha çok çaba göstermeye adım attım. Bedenim, bakışlarım, rengim değişti. 
Dün sabah bisikletle orman içinden geçerken doğa bana bir tilki gönderdi. Yüzümdeki tebessüm tanımadığım ama yüz yüze geldiklerimle sıcak bir selamlaşmaya dönüştü. Masal şehirde hayat bir sevgi baloncuğuydu benim için. Tutkuyla sevdiğim mesleğimi paylaştım kadınlarla. Bilge bebeklerle konuştum. Heyecan dolu kadınlarla tanıştım; fotoğrafçılık özlemimi uyandıran. Bedeninde can büyüten mucizelere baktım her zaman ki etkileyiciliğiyle. Birbirinden güçle doğmayı hissettim. Terazi hep dengede olsa daha zor olurdu şu anda hissettiklerimi fark etmek belki.  

Bütün bu kıpırtıların içinde tempoma ve zihnime yeni bir kapı açan almanca kursu var hayatımın neredeyse 1 ayında. Her sabah bisikletle gidilen keyifli yollar. Snapslerimindeki bağlantılar. Düşündüğümden daha çoğunu kattılar. 
















Çocuklarımla yolculuğum geçmişimle, ebeveynliğimle, kendimi fark etmemle ve fark edemememle değişkenlikler içinde. Baş edemediğim anlarda kendime bakarak çocuklarla kurduğum ilişkide hep keşiflerle dolu bir yolculuktayım. Duygularımızın başarısı, başarısızlığı olmaz. Onları yaşıyorum ve yarattıklarını anlamaya çalışıyorum. Kendimi, onları ve bizi. Buralarda kaybolmamak, çaresiz hissetmemek, kendime ve yakınımdakilere suçlayıcı olmamak, haksız davranmamak için de profesyonel desteğimi bırakmıyorum. Bağımsız mutluluğumun hepimize güzellikler içinde yansımasına niyet ediyorum. 

7 Ocak 2018 Pazar

Orman

Orman değişimde. Ağaçlardan düşen çürümüş dallar, bir mevsim önceden çürümüş olan dallar, yosun tutmuş gövdeler, toprakla yaprak arasında kalmış ince dallar. Her an tehlike yaratabilme olasılığı, kapı gıcırtısı sesi olarak duyuluyor göklerde. Terkedilmişlik. Yıkım. Güvensizlik hissi dokunduğumda elimde kalan her dalda. Bahar nasıl gelecek merak ediyorum. Ben de bir parçası mıyım ormanın artık. Girişteki bekçi belki. Şu anda senin için koyabileceklerim sınırlı ama öğreniyorum. İzin istiyorum kendimden, ben de ormanla birlikte birakabilmeyi. Ben de değişimin içindeyim, doğamın gerektirdiği gibi. 





Bir yandan da  yok olanla birlikte var olmaya çalışanı da görüyorum. Yosunda, mantarda, toprağa ya da göğe yakın çamlarda, gelincikte belki de bir geyiğin koşuşunda... Yaşam döngüsü mü yoksa bu şahit olduğum? İzin verirsem parçası olabileceğim. Parçası olmaya duyduğum isteği bana hatırlatacak olan duygu ne peki? Bu arzuyu, merakı; engellerime rağmen. Bi haykırış. Neden unutmak zorundayım ki? Bu sefer kalsa bu tını içimde. Çok somut ifadeler var soyut duygular için. Duygu ne onu bir bilebilsem. Neden hep duygularımı saklamam gerekmiş ki üstelik dünyanın en ağlak ikinci insanı olarak. ( 1. Tesit tabii ki ) Şu içimde bir “şey”  var ne zamandır; yüreğime, boğazıma oturmuş. Acaba içimde bir şey yok mu diye düşünmeye bile beni iten. Belki bir sanrı. O istemediğim şey neyse oyum. Hani o öğüre öğüre kusmak istediğim şeyim. 


Neyse ne o zaman. Bırakma, yaşama ve kabul zamanı yine ve yeniden. Unutsam da tekrar hatırlayarak. Hatırlasam da yaşayarak. Yaşasam da hep yeniden. 


Sevgiyle

11 Kasım 2017 Cumartesi

Değişim

Kabuklarımdan sıyrılmak sancılı. Kolay olacağını mı düşünmüştüm ya da bana hissettirmeden mi olacaktı. Ruh, beden, zihin üçlüsü bileşmişler ve bekliyorlar mıydı olacakları, değişimleri. Nereden, nasıl, neden geleceği belli olmayan bir hortlağa mı hazırdım. Bir canlı bedenine sokabilmiş miydim? Yoksa tatlı tatlı karşılayabileceğimi mi düşündüm. Hatta kibar bir selamlama ve yapmacık nasihatlarla. Sonra yoluma devam mi edecektim.
 


Ne kadar kalın, ne kadar yapışkan, ne kadar sert? 
Bilemiyorum. 

Bilsem daha mı kolay sıyrılırım yoksa pes mi ederim onu da bilmiyorum. Her ikisi de var içimde sanki. Hangisine, ne zaman ihtiyacım varsa onunlayım. 

Ruhumun değişimine karabasanlar eşlik ediyor. Karanlık içinde özümden şaştım, ışığımı kaybettim. Savuşturup bütün gölgeleri, yoluma bakamıyorum. Kimisi bedenini buluyor. Ruhumu kemiriyor. Önümde sesiyle, cismiyle tam karşımda duruyor. Artık geçmek istiyorum. Bırakmak istiyorum. Yoluma bakmam istiyorum. Hatırlamak, iç huzurumu bulmak istiyorum. Rehberimi bekliyorum. Beklerken de yaşıyorum. Benimle olan neyse onunla yaşıyorum. 




Bugün olmayan bir gün daha umutluyum bir şeyler farklılaşabileceği için. Biraz itekleme, biraz heves. Öyle kendiliğinde olmaz benim için. 

Endişelerim  rüyalarımla oynamaya başladı. Sabaha karşı uyandıran ve dengemi kurabilmek için yine şükürle bitirdiğim,  o nefessiz kaldığım bir kaç dakika. Bazen gırtlağımdaki düğümle uyanmak ve anlam verememek ya da okuduğum bir hikayeye bırakmak göz yaşlarını. Bazı anlamsız bağırışlarımı çocuklarımın yardımıyla fark etmek. Acaba anlıyorlar mıdır beni, zorlandığımı söylediğim zaman. Soyutlukları benim hallerimle mi somutlandırıyorlar. Diyorlar mıdır bu kadının bir sancısı var. Sanki kusmak istedikleri şimdi ağzına gelmeye başladı. Ne hissettiriyorum acaba onlara.   

Çocukların yok bizden başka konuşabildikleri. O yüzden konuşuyorlar motoru soğutmadan. Bazen kendi kendilerine konuşuyorlar. Aynen benim içimden yaptığım gibi. 

Mutluluk, pişmanlık bunlar çok keskin kelimeler benim için.
Çocuklarım için vazgeçemediğim bir "şeyin" içindeyim. 

Onların süreci ise bambaşka. 7 yaşında tekrar birinci sınıfı okuyan Emre endişelendiriyor eğitimcileri. Özgürlüğü yanlış değerlendirdi sanki. Sandı ki kurallar ezilip geçilebilir. Sandı ki biliyor olması her şeyi bitirir. Yeni bir dünya, yeni bir düzen gerektirir. Benim gibi " O " da sınırlarının keşfinde, ben içimde o bütünüyle deneyimleyerek.

3 yaşındaki Ekin ise yeter ki olsun oynayacak biri. Sosyalleşme, keşfetme peşinde. Bazen hikayelerinde geçse de eski evimiz diye, mutlu görünüyor şimdilik. En önemlisi dördümüz birlikteyiz. Bizim olduğumuz her yer dünyamız, her çatı evimiz. Yeter ki kaçırmayalım huzur ve sevgimizi. 



Bugün olmayan bir gün ekilen meyve ağaçlarına su verdim. Birlikte büyümeyi, beslenmeyi, birbirimizle güçlenmeyi, üretmeyi niyet ettim. Suyla birlikte bıraktım toprağa içimdeki hüzünleri. Karışmayı, köklere inmeyi, bütün olmayı  diledim. Mumlarımı yaktım; gökyüzüne baktım. Yarım ayı gördüm; bir tebessüm doğdu içime. Görebildiğim, fark edebildiğim ve keyif alabildiğim için şükrettim bu sefer de. 

Yarın yeni bir gün.